Whom Do We Become When We Inhabıt Another Language? / Başka Bir Dili Yaşadığımızda Kime Dönüşürüz?

Spread the love

Alejandro Zambra is a good writer. In this article, we follow his journey to a new language. To read a good article about the effect of a language on changing people; please come…

Alejandro Zambra iyi bir yazar. Bu yazıda onun yeni bir dile olan yolculuğunu takip ediyoruz. Bir dilin insanı değiştirme etkisine dair güzel bir yazı okumak istiyorsanız , lütfen buyrun.

ÜNAL ARSLAN

Whom Do We Become When We Inhabıt Another Language?

The gringo was twelve years old, like nearly all of us, and his name was Michael González or John Pérez or something like that: a common English first name and a last name that was equally common in Spanish. He had grown up in Chicago with Chilean parents, so his Spanish was almost the same as ours and his English sounded like the movies. Fascinated, we’d ask him to speak English for us at recess, and the gringo was shy but also happy and patient, so he’d play along. Like a magician revealing his simplest tricks, he’d ramble on in a hushed voice about any old subject, and he even answered our questions, which were all basic: How do you say pico? (dick); How do you say zorra?(pussy); How do you say culiar?(fuck).

One day, after a group presentation, the English teacher decided that Michael’s (or John’s) pronunciation was deficient, and she gave him a five out of seven. It took us a minute to realize the teacher didn’t even know the gringo was a gringo. She was a thirtysomething woman with a chubby face and a cheerful demeanor, her eyebrows smeared with blue eye shadow, always just about to smile or smoke. We loved her; she was nice, much warmer and more approachable than most of our teachers. That afternoon several of us tried to explain her mistake. She wanted proof, but the gringo was feeling especially timid, hiding away behind his notebooks. Finally, when the silence was becoming unbearable, he stood up and launched into a surprisingly loquacious soliloquy, much louder and faster than he tended to speak at recess, his face bright red, as if speaking English were something to be ashamed of, and there was also something desperate in his incomprehensible—to us—torrent of words. He spoke for about five minutes, and I didn’t understand anything except for the word Chile, which made an appearance every so often. “I didn’t know you were a gringo” was all the teacher said, in an effort to hide her humiliation.

The episode now strikes me as essentially comic, but at the time it seemed tragic and we tried to file it away immediately, because the teacher’s sudden seriousness represented a threat. We preferred her—needed her—to be happy: it was much more important that she return our love than that we learn English. 

source : https://believermag.com/translating-a-person/

Başka Bir Dili Yaşadığımızda Kime Dönüşürüz?

Bizim için yabancı olan o çocuk, neredeyse hepimiz gibi on iki yaşındaydı ve adı Michael González veya John Pérez ya da bunun gibi bir şeydi: ortak bir İngiliz ismine ve İspanyolca’da sıkça rastlanan bir soyadına sahipti. Chicago’da Şilili bir aileyle büyümüştü, bu yüzden İspanyolcası bizimkiyle neredeyse aynıydı ve İngilizcesi ise filmlerdeki gibiydi. Büyülenmiş bir halde, teneffüste bizim için İngilizce konuşmasını isterdik ve o yabancı çocuk, utangaç ama aynı zamanda mutlu ve sabırlıydı, bu yüzden bizimle birlikte oynardı. En basit numaralarını açıklayan bir sihirbaz gibiydi, O herhangi bir konu hakkında konuşup dururdu ve hatta hepsi son derece sıradan olan sorularımızı bile yanıtlardı: Pico ne dersiniz? (Çük); Nasıl diyorsun zorra (vajina); Nasıl culiar dersin? (fuck:)

Bir gün, grup sunumundan sonra, İngilizce öğretmeni Michael’ın (veya John’un) telaffuzunun yetersiz olduğuna karar verdi ve ona yedi üzerinden beş verdi. Öğretmenin yabancının bir yabancı olduğunu bile bilmediğini fark etmemiz bir dakikamızı aldı. Öğretmen; tombul bir yüzü ve neşeli tavrı olan otuzlu yaşlarında bir kadındı, kaşlarına mavi göz farı bulaşmıştı, her zaman gülümser ya da sigara içer gibi bir ifade vardı. Onu sevmiştik; o, öğretmenlerimizin çoğundan çok daha sıcak ve cana yakın biriydi. O öğleden sonra birkaçımız onun hatasını açıklamaya çalıştık. Kanıt istiyordu ama yabancı, defterlerinin arkasına saklanarak özellikle çekingen hissediyordu. Sonunda, sessizlik dayanılmaz hale geldiğinde, yabancı çocuk ayağa kalktı ve şaşırtıcı derecede geveze, teneffüste konuşma eğiliminde olduğundan çok daha yüksek sesle ve daha hızlı, yüzü parlak kırmızıydı, sanki İngilizce konuşmak utanılacak bir şeymiş gibi ve orada aynı zamanda onun anlaşılmazlığı – bizim için – çaresiz bir şeydi. Yaklaşık beş dakika konuştu ve sık sık ortaya çıkan Şili kelimesinden başka hiçbir şey anlamadım. Onun aşağılanmasını gizlemek için öğretmen, “Senin bir yabancı olduğunu bilmiyordum” dedi.

Bu hadise şimdi esasen komikmiş gibi geliyor bana, ama o zamanlar trajik görünüyordu ve biz onu hemen ortadan kaldırmaya çalıştık çünkü öğretmenin ani ciddiyeti bir tehdit oluşturuyordu. Mutlu olmasını tercih ettik – ona ihtiyacımız vardı: sevgimize karşılık vermesi İngilizce öğrenmemizden çok daha önemliydi.

Not: Zaman buldukça devamını çevireceğim.

Çeviri: Ünal Arslan

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir